Etiketle Ara

Keşke Frank Zappa'yı dinleseydim

October 31, 2016

Afrika’ya gittiğimde şahit olduğum sefaletin beni kamçılayacağını ve sonsuza dek insanlara yardım etmek için çalışacağımı düşünmüştüm. Ancak tam tersi oldu.  Artık olağanüstü durumlar dışında yardıma inanmıyorum. Keşke gitmeden önce, Frank Zappa'yı dinleseymişim...  

 

 

 

 

 

 

Hayatımın beş yılını sivil toplum çalışmalarına ve gönüllülüğe adadım. Ta ki Afrika’yı deneyimleyene kadar. Afrika günleriyle birlikte, insanlara yardım etme idealim de son buldu. Kulağa garip mi geliyor? Ekonomik verilere bakınca dünyada yardıma muhtaç en fazla sayıdaki ülkenin Afrika’da bulunduğunu hemen söylemek mümkün. Doğrudur da.  

 

Gerçekten de Afrika’nın sefaleti, sanal ortamda gördüğünüz fotoğraflar, videolar üzerinden anlaşılacak gibi değil. Oralara gidip havasını koklamadan, oranın insanlarıyla birlikte yaşamadan sefaletin boyutlarını anlayabilmek oldukça güç. Batı Afrika’da, Gambiya’da yaşamış olduğum Brikama şehrinden küçük bir sahne anlatayım isterseniz.

 

Sokaklar çöpten geçilmez desem, eksik olur. Çöpten sokaklar görünmez. İnsanların bu durumu kanıksamış olmaları, çevrenin, yaşam alanlarının pisliğine aldırış etmeden hayatlarına devam edişleri yüreğinizi dağlar. Hatta böyle yaşamaya boyun eğdikleri için onlara içten içe kızarsınız. Yağmurlu mevsimde, balçık haldeki kızıl toprağa karışmış kahverengi-siyah çöpler, evlerin duvarlarından sokağa sızan yeşillenmiş köpüklü sular, ellerinizi yalamak isteyen keçiler, yüzünüze yapışan, ağzınıza girmeye çalışan kocaman karasinekler, sırt çantanızın bağlarından çekiştiren satıcılar ve o koku... O kesif, o insanın burnunu acıtan koku… Tütsülenmiş ve sıcaktan mayışmış balıkların buharına karışan ter kokusu. Sizi deli eder. Yürürken her adımda, bir sonraki adımı atmak daha da zorlaşır. Adımlarınız vıcık vıcık olur, terlikleriniz yapış yapış. Yürümekte zorlanırsınız. Her şey ortadadır. Yardım etmeye soyunmak için ortam hazırdır. 

 

Afrika’ya geldiğimde, şahit olduğum bu manzaranın beni daha çok kamçılayacağını ve ölene dek insanlara yardım etmek için çalışacağımı düşünmüştüm. Aksine, Afrika günlerim benim için hayati bir farkındalığın kapılarını açtı. Artık, doğal ya da insani felaketler, göçler gibi olağanüstü durumlar dışında yardıma, özellikle de ekonomik yardıma inanmıyorum. Bilhassa Afrika söz konusu olduğunda. Gambiya dışında, Nijerya, Liberya gibi diğer Afrika ülkelerindeki deneyimlerinden de yola çıkarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, sürekli yardım almak, insanları öğrenilmiş çaresizliğin en diplerine sürüklemekten başka işe yaramıyor. Hele hele, temelde yatan travmalarını iyileştirmeden yardım etmeye soyunduysanız, yaptığınız çalışmalardan hiçbir netice alamıyorsunuz.   

 

Afrika’da sivil toplum projelerinde görev aldığımda, ne kadar canla başla çalışırsam çalışayım, içimdeki suçluluk hissinden bir türlü kurtulamamış olduğumu fark ederdim. Sanki dünyadaki tüm kötülüklerin sorumlusu bendim ve bedelini ödemek için çalışıyordum. Bu duygum öyle zehirli bir hal almıştı, benliğimi öylesine ele geçirmişti ki, artık kendim olmaktan, kendi doğal varlığımı sevmekten çıkmıştım. Kafayı yardım etmekle bozduğumu, asıl yardıma ihtiyacı olan kişinin ben olduğunu idrak ettim. Motivasyonum, aslında insanlara yardım etmeye soyunan kibirli/yaralı egomdan geliyordu. Tabi ki egom, gerçeğin bu olmadığı konusunda uzun süre ayak diredi.  Ancak sonunda, zihnimin başka bir köşesinden yükselen, genelde kulak vermekten hoşlanmadığı başka bir sese boyun eğmek zorunda kaldı. Afrika’ya gelip insanlara yardım etme isteğimin, çocukluk fantezilerimin, saf bir romantizmin eseri olduğunu söyleyen sese…

 

İnsanlara yardım etme idealimin aklıma kazındığı tarihi aslında çok net hatırlıyordum: 13 Temmuz 1985.

O gün de sıcak bir gündü. Afrika’nın kuraklığını hissedebileceğiniz kadar sıcak bir gün. İstanbul'un bir sayfiyesinde, halamın yazlık evinde tatildeydim. Bir elim balda öbürü yağda, yaz boyunca denize girip eğleniyor, tatilin tadını çıkarıyordum. Genelde kahvaltıdan hemen sonra arkadaşlarla sahile iner, akşama kadar denizden çıkmazdık. Fakat o Temmuz günü, kavurucu sıcağa rağmen denize inmemiştik. Sitenin henüz kimselerin taşınmadığı, boş evlerinden birinin balkonunda toplanmış, hararetle tartışıyorduk.

Kimin evinde renkli televizyon vardı ki?

Biri, Mehmet abilerin evinde olduğunu söyledi. "Bizim komşunun oğlu, onlara gidiyormuş" dedi. Bütün arkadaşlar, hep birlikte gidemez miydik? Çok mu kalabalık olurduk?

Hararetli tartışmayı daha fazla uzatmadan ev sahiplerinin kapısını çaldık. “Live Aid diye bir konser düzenleniyormuş; bütün dünya yıldızları, ünlüler falan şarkı söyleyeceklermiş. Bir maniniz yoksa izlemek için sizin eve gelebilir miyiz?” diye sorduk. 
“Gelin” dediler. 
Ev sahiplerini uyardık hemen, “On-on beş kişi varız ama…” diye.
O zamanlar komşuluk müessesi günümüz komşuluğundan ileride olduğundan sayımızdan korkmadılar; “olsun” dediler, “gelin siz.” 

Sevinçten deliye dönmüştük. Bakkaldan, evlerimizden, abur cuburlarımızı, ekmek arası domates ve peynirlerimizi, içeceklerimizi alıp evin salonuna kamp kurduk; serin Kalebodur taşların üstüne dizildik.

O zaman, bizim gibi misafir diğer abi ve ablalarımızdan öğrendik ki, Etiyopya’da kıtlıktan etkilenenlere yardım toplamak için düzenleniyormuş konser. O ana kadar, Afrika’da açlık varmış, kıtlık varmış falan, haberimiz yok… İşin komiği, seksenli yılların Türkiye’sinde kendi ülkemizin sefaletinden bile bihaberdik. Coca Cola ve Lee Cooper reklamlarına bayılan, olur da televizyonda yabancı bir videoklip gösterilirse sevinçten deliren, bir avuç orta-üst sınıf İstanbul çocuğuyduk. Yani, bizim derdimiz aslında Duran Duran’ın yakışıklılarını izlemek, Freddy Mercury’nin çılgın şovlarını dinlemek, mümkünse Madonna’nın açık saçık kıyafetlerini görmekti. 

Gerçekten de konseri izlediğimiz saatler boyunca, ekrandaki ünlülerden büyülendiğimizi,  dinlediğimiz şarkılardan mest olduğumuzu anımsıyorum. Sonra bir noktada, Afrika’da yaşanmakta olan dramı, Western filmlerinden aşina olduğumuz, rüzgârdan birbirine geçip tomar olmuş, kırmızı kumlarda uçuşan çalılar eşliğinde görüverdik. Yüzlerine konan sinekleri kovalamaya bile mecali olmayan, karınları şişmiş, kimi çıplak, kimi paçavralara sarmalanmış, donuk gözlerle boşluğa bakan, ağlayan çocuklar belirdi ekranda. Birileri sahneye çıkıp (Bob Geldof olsa gerek), dünyadaki gelir adaletsizliğine, Afrika’ya ekonomik yardım gönderilmesi gerektiğine dair konuşmalar yaptı ve bağış için telefon numaraları verdi. Adeta oturduğumuz yerde donakalmış, gözlerimiz dolu dolu ekrana kilitlenmiştik. Sanıyorum tam o anda, dünyaya yayılmakta olan suçluluk dalgasından hepimiz nasibimizi almıştık. Ben, arkadaşlarıma göre bir nebze daha etkilenmiş olmalıyım. Çocukluğuma ait bu anı, takılmış eski bir plak gibi zihnimde dönüp duruyordu ama ben bu anıyı görmezden gelmeye ve çalışmaya devam ediyordum.  

 

Ta ki, Afrika’nın kavurucu sıcağından kaçmak için arkadaşlarla plaja gittiğim o güne kadar. Ayrı milletlerden gelen, farklı sivil toplum kuruluşlarında çalışmakta olan bir grup insandık. Aramızda sağlık alanında çalışanlar, eğitmenler, benim gibi işi olmayanlara istihdam yaratmayı amaçlayan projelerde çalışanlar, beslenme uzmanları vardı. Havadan sudan sohbet ederken konu döndü dolaştı, Afrika’da yürütülen projelerin uzun vadede başarısızlığa mahkum olduğu iddiasına geldi. Küçük grubumuz içerisinde bambaşka işlerle uğraşan insanlar, yaptıkları çalışmalarda süreklilik sağlamanın zorluğundan dem vuruyordu. Herkes, kendi içinde hayal kırıklığı yaşamaktaydı.

Çocuk sağlığı konusunda çalışan Honduraslı hemşire şöyle dedi: “Çok yorgunum. Boşa kürek çektiğimi düşünüyorum bazen… Her şeyi ellerine bedava veriyoruz. Gerekli ilaçları, çocukların beslenmesi için mamayı… Ama kullanmıyorlar bile, alışkanlıklarını değiştirmek için çaba sarf etmiyorlar. Kliniğe yeniden uğradıklarında anlıyorum. Saçımı başımı yolmak üzereyim. Anlamakta güçlük çekiyorum.”

Başka biri şöyle cevapladı hemşireyi: “Çocuklar çok da umurlarında değil, buradan çekip gitmek istiyorlar yalnızca. Anne dediğin kadınlar çocuk yaştalar zaten. Geçen gün bir kadının çocuğuna lolipop uzattım, bebeğin elinden alıp kendi yaladı.”

Bir başkası söze atıldı: “Burada hiçbir şey yok ki… Bu toprakların onlara vadettiği hiçbir umut yok. O yüzden Afrikalıları suçlamıyorum. İş kursan kimsenin alım gücü olmadığından yaptığın yatırım heba olup gidiyor. Kuyu açsan bir süre sonra kırılıp bozuluyor; parça bulamadığın için yeniden yaptırmak zorunda kalıyorsun. Yatırım yapanı destekleyecek ne teknik altyapı, ne de hukuki düzenleme var.”

Diğeri şöyle dedi: “Banjul limanında kurulan pazara gidiyor musunuz hiç? UN logolu kutularda tişörtler, terlikler satıyorlar. O kutuları dışarıdan mı bulmuşlar, yardım diye geldi de birileri satışını mı yapıyor, anlamış değilim.”

Bu ve benzeri konuşmalar uzun süre devam etti. Aynı deneyimleri ben de yaşıyordum. Gerçekten iyi niyetle canla başla çalışan yardım dernekleri vardı, bu doğru. Ama bir yandan da bu dernekleşme işi Afrika’da adeta bir endüstriye dönüşmüştü. STK’lar aracılığıyla yabancı fonlardan yararlanabileceğini öğrenmiş olanlar, bu yapıyı kendilerince manipüle ediyor, dernekleri adeta ticarethane olarak kullanıyorlardı. Haliyle, halk da, yardım çalışanları da yılmıştı bu işten. Sivil topluma da kendilerine de inançları kalmamıştı.

 

Sohbet sırasında birbirimizi onaylamaktan başka bir şey yapmıyorduk. Sonra içimizden biri, bir süre önce okumuş olduğu bir kitaptan dem vurdu. Zambiyalı ekonomist Dambisa Moyo’nun Dead Aid (Ölü Yardım) isimli kitabından bahsediyordu.

 

“Hepimiz boşuna uğraşıyoruz arkadaşlar, kabul edelim” dedi. “Kadın Afrika’nın içine düştüğü açmazı, Sahra altı Afrika ülkelerine ait ekonomik verilerle tek tek ortaya koymuş. Bu kıtaya neredeyse elli yılı aşkın zamandır trilyonlarca dolarlık yardım gönderilmiş. Ekonomik verilere bakıldığında ise ülkelerin büyük çoğunluğu bugün elli yıl öncesine göre ekonomik olarak daha geride, daha yoksullar. Sivil toplum kuruluşları bir business olmuş bu kıtada artık. Neden ve nasıl olduğunu anlatıyor güzelce. Ve diyor ki, uluslararası ajansların, büyük devletlerin, yabancıların gönderdiği paralar Afrikalı devlet yöneticilerinin İsviçre’deki özel kasalarında yatıyor. Yardım dediğiniz şeyi kesmez, insanların kendi ayakları üstünde yükselmesine izin vermezseniz Afrika hiçbir zaman ayağa kalkamayacak. Alın bir okuyun derim.”

 

 

 

Sonra bir başkası atıldı ve sanki çocukluk anılarımı tarumar edercesine şunları söyledi: “Tüm bu yardım furyası Live Aid konseriyle başlamış arkadaşlar. Live Aid insanlar üstünde öyle bir suçluluk duygusu yaratmış ki, konserin etkisini önceden kestiremeyen ve katılmayı reddeden sanatçılar, ardı ardına açıklamalar yapıp neden katılmadıklarına dair mazeret bildirmek zorunda kalmışlar. Bir makalede okumuştum; konsere katılmayan sanatçılardan biri de Frank Zappa’ymış. Biliyorsunuz adam müzikal dehasıyla diğer müzisyenlerden ve popüler kültürden ayrılan, üstelik politik duruşuyla büyük saygı duyulan bir isim. Konser teklifi gelir gelmez açıklama yapmış ve Live Aid ile toplanacak bağışın sistem değişmedikçe işe yaramayacağını, yoksul ya da gelişmekte olan ülkelerin temel sorunlarına çare olmayacağını söylemiş. O yüzden de katılmıyorum demiş. Hatta, bir de demiş ki, ‘Bu konser tüm zamanların en büyük kokain parası aklama dolabıdır.’ Yani adam daha o zamanlar, sistem değişmediği sürece bu çabaların boşuna olacağını söylemiş. Garipliğe bakın, biz şimdi otuz küsur yıl sonra, Afrika'da, aynı konuyu tartışıyoruz.” 
 

Derin bir sessizlik oldu. “E peki o zaman, biz ne yapıyoruz burada” der gibi birbirimize baktık. Arkadaşlarımın çoğunun benimle benzer duygular taşıdığını o an anlamıştım ama çocukluk anılarımdan ve konserin bana hissettirdiklerinden bahsetmedim.

Grubumuzdaki Kübalı doktorların dışında –ki onlar da bambaşka sorunlarla boğuşuyorlardı-  aramızda yaptığı işten tatmin olan hiç kimse yoktu. Ancak kimse gerçeği kendine itiraf edip yaptığı işi bırakmaya yanaşmıyordu. Gurur yapıyorduk. Eyleme ve en önemlisi iyiliğe inanıyorduk. Bir iki kişiye bile yardımımız dokunsa, destek destektir diyorduk. Sorumluluk duygusunu üstümüzden atamıyor, ne huzurla çalışabiliyor, ne de terk edebiliyorduk.

 

Ayaklarımızla kumları kazıyıp, başımız önümüzde yaptığımız bu sohbetten sonra, bir buçuk iki sene daha Afrika’daki sivil toplum kuruluşları için çalışmaya devam ettim. Çalıştığım ülkelerde, yaşadığı güçlükler ya da zorlu koşullara rağmen ayağa kalkmayı, hayatını düzene sokmayı başarmış az sayıda insanla karşılaşmadım da değil. Hikâyelerini dinlediğimde, dikkatimi çeken şey şu oldu: İlham. Herhangi bir insan ya da proje, gerçekleştirdiği işle diğerlerine ilham verebildiyse, özgüvenlerini artırdıysa, insanlar o zaman kendini toparlamaya, güç kazanmaya başlıyordu. “Onun yaptığını, ben de yaparım” dediği anda. “Ben de o çiftçi gibi ekerim toprağımı” dediğinde. O kız gibi şarkı söyleyeceğine inandığında. O atlet kadar hızlı koştuğuna ikna olduğunda. O zaman anladım ki, ister yardım işinde çalış ister muhasebeci ol, yaptığın işle insanlara örnek oluyor, ilham veriyorsan zaten dünyaya yardım ediyorsun...

 

Bu yüzden, naçizane bildiğim işe, yani yazmaya geri döndüm. En azından şahit olduklarımı anlatarak inandığım davalara destek olabileceğime karar verdim. İstanbul’a döndüğümde yardım çalışanı olarak yaşadığım hayal kırıklığını ve aldığım kararı anlattığım bir dostum şöyle dedi: “Söylediklerinde doğruluk payı olabilir. Ama şunu da unutma: İnsanlık bir şey deniyor ve kısa vadede başaramamış olması, uzun vadede başaramayacağı anlamına gelmez.”

 

Dostuma hak verdim. Yine de, deneyimlerimi göz ardı etmem artık mümkün değildi. “Keşke” dedim kendi kendime, “Zappa’yı çok daha önce dinleseydim.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Aşkı hatırlatan en yakın ülke

November 26, 2019

1/10
Please reload

Son Paylaşımlar

February 12, 2017

Please reload

Öne Çıkanlar