Etiketle Ara

Ve bazıları, yokken bile vardır, fazlasıyla

November 24, 2016

Kemal’in Füsun’a olan aşkını Orhan Pamuk’a anlattığı çatı katındaki odaya ulaştığımda o kurgusal aşk çok gerçekti artık. Aşkına yürekten inanarak müzeden ayrıldım. Aklıma Edip Cansever’in meşhur sözü geldi: “Ve bazıları, yokken bile vardır, fazlasıyla.”

 

 

Orhan Pamuk ülkemiz aydınları, eleştirmenleri ve okurları tarafından en çok tartışılan yazarlardan biri olsa gerek. Konu ne zaman edebiyattan ya da çok satan kitaplardan açılsa sonu Pamuk’la biter memlekette. Sevenleri sevmeyenleri birbirine girer. Artık hepimizin aşina olduğu, geleneksel muhabbet başlar:

 

“Aman okuyamıyorum o adamın kitaplarını ben.”

 

“Adamı kıskanıyorlar resmen, Nobel aldığı için. Türkiye’de meyve veren ağaç taşlanır.”

 

“Yahu kitapları resmen intihal. Hatta onu bırak, yazım hatalarıyla dolu.”

 

“Ne derseniz deyin, hastasıyım. Anlamıyorsunuz adamı, edebiyattan anlamıyorsunuz!”

 

Böyle uzar gider işte. 

 

Bana göre herkesin Orhan Pamuk’u kendine… Edebiyatçı değilim, eleştirmen değilim. Bir garip okur-yazarım yalnızca… Ama düşünüyorum da, dünyada kaç yazar var ki platonik aşk, mutluluk ve masumiyetin kitabını yazmakla kalmasın bir de üstüne müzesini kursun…  Aylarca, yıllarca, köşe bucak dolaşıp, yarattığı karakterler ve onların anılarına ait objeler biriktirsin… Bunları sergilemek için bir bina satın alsın, müzecilerle çalışsın… Masumiyet Müzesi adlı kitabından bir müze devşirsin. Pamuk’un bu çılgın çabası ve takıntısına hayran olmaktan kendimi alamıyorum.

Ayrıca edebiyatla gezmeyi, seyahat etmeyi sevdiğimden, Pamuk’un bende tetiklediği merak duygusu da hoşuma gidiyor. İstanbul yaşadığın şehir bile olsa kente farklı bir gözle bakmak, şehirde yeni keşifler yapmak için Pamuk’tan daha İstanbullu bir yazar düşünemiyorum. Okuyanlar anımsar; Kara Kitap’ta “Öpüş” başlıklı bir bölüm vardır. Pamuk, bu bölümde akrostiş yaparak gizli bir şifre verir okura. Paragraf başlarındaki harfleri birleştirince “Teşvikiye cad yüz otuz beş” adresi çıkar karşımıza… Yolum ne zaman Nişantaşı’na düşse, haliyle gözüm o adresi arar; binanın içindekileri, geçmişte orada yaşayanları, o adresin kitaba ne vesileyle girdiğini merak eder dururum.  

 

 

Çukurcuma caddesi, Dalgıç çıkmazı, iki numaradaki Masumiyet Müzesi’ne de işte bu merak duygusuyla gittim. Masumiyet Müzesi’nin başkahramanı Kemal’in, başkasıyla evlenen platonik aşkı Füsun’u dokuz yıl boyunca ziyaret ettiği kırmızı boyalı taş binayı görmeyi, gerçekten çok istedim.

Sokağa girdiğimde, herkesin, yaşadığı her aşk için zihninde kendine özgü bir müze yarattığını düşünüyordum. Anıları, o aşkı hatırlatan nesneleri sergilediğimiz, yıllar geçtikçe geri dönüp o aşktan geride kalan yadigârlara yeniden göz attığımız müzelerimiz. Ama bunlar sanal müzelerdi; çoğu kez, zamanla görüntülerin bulanıklaştığı sergi alanlarımız. Masumiyet Müzesi ise kurmaca bir aşkın maddeye dönüşmüş, vücut bulmuş haliydi. Bu müzede, aslında kurgu olan bir aşka tanıklık edebilecek, adeta dokunabilecektim. 

 

 

 

Elinde kitabın var mı? Gidelim öyleyse…    

 

Başkahraman Kemal’in 1975 yılından öldüğü 2007 yılına kadar Füsun’u her gün ziyaret ettiği evin konumu, tam da kitabı okurken hayal ettiğim şekilde, ana caddeyi kesen küçük çıkmaz sokağın tam köşesindeydi. Kitabımı gişe memuruna uzattım, müzenin de sembolü olan kelebek resmini damgalattım ve üç katlı, kırmızı boyalı evden içeriye adımımı attım.    

 

Giriş kapısının tam karşısındaki duvarda, yukarı çıkan merdivenlerin ağzında binanın tarihine ait bir yazı olduğunu fark ettim. Ancak yazıyı okumayı bitiremeden, gözüm sağ yanımdaki büyük duvarın üzerine boydan boya yerleştirilmiş panoya ve üzerine iğnelerle tek tek iliştirilmiş olan, binlerce sigara izmaritine takıldı. Panonun yanındaki bilgi notuna yaklaştım. Şöyle diyordu: “Kemal, Füsun’un 4 bin 213 sigara izmaritini bazan bana gururla gösterir, onlar hakkında hikâyeler anlatırdı. Sigaraların her birini dikkatle tarihlendirmiş, yer yer notlandırmıştı...” 

 

Hikâyede Kemal, Füsun’a ait, Füsun’un dokunduğu, Füsun’la anısının olduğu her eşyayı biriktirip özenle saklar. Ama sigara izmaritlerini nasıl biriktirdiğine ait detayı unutmuşum... İşte orada, kocaman duvarda, 1976 yılından 1983 yılına kadar içilen her sigaranın izmariti karşımda duruyordu. Özenle yerleştirilmiş binlerce sigara kalıntısını karşımda görüverince, afalladım. Kimilerinde hala Füsun’un ruj izleri duruyordu. Kara sevdanın nişanesi sigara izmaritleri... Bazılarının altında notlar vardı: “Çavuş üzümü yedik birlikte, aynı salkımdan” veya “Kolum kolunuza yaslanınca, unuturum bütün dünyayı.” Okudukça, karşılıksız bir aşkın kalbinizi ağırlaştıran kara dumanını göğüs kafesime çekmişçesine nefessiz kaldım.

Bir üst kata, kitabın her bölümüne ait eşyaların sergilendiği vitrinlerin bulunduğu kata çıktığımda ise kendimi adeta bir antikacı dükkânına girmiş gibi hissettim. Sizi zamanda yolculuğa çıkaran, büyükannenizin naftalin kokulu evine, çocukluğunuza götüren, ahşap döşemeleri gıcırdayan, loş, nostaljik bir odaya… Burada, Masumiyet Müzesi’nin ilk cümlesi, başkahraman Kemal’in manifestosu karşıladı beni: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”

 

 

Beni sarar melankoli…

 

Kemal’in yürütüp cebine indirdiği Füsun’a ait kelebek şeklindeki küpe tekiyle birlikte 1975 yılına geri dönmüş gibiydim. Yan yana dizilmiş vitrinlerdeki irili ufaklı objelere baktıkça, Pamuk’un bunca eşyayı nasıl sabırla derlediğine bir kez daha hayret ediyordum. Meltem gazozunun kapakları, eski gazeteler, gazetelerden kesilmiş dedikodu sütunları, kol düğmeleri, saatler, kalemler, naylon çoraplar, çantalar, parfüm şişeleri, rakı kadehleri, sabunluklar, THY’nin 80’lerden kalma yolcu biniş kartı, 1976 yılına ait Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı bildirim evrakı, faturalar, kolonyalar, sigara paketleri, tokalar, elbiseler, ayakkabılar.... Hepsi de öykünün anlatıldığı sıra ve ahenkle camekanlara yerleştirilmişti. Fonda Nükhet Duru’nun ne zaman dinlesem yüreğimi dağlayan Melankoli şarkısı çalacak olsa, utanmayacak, hüngür hüngür ağlayacaktım.  

Her vitrin, beni bu kurgusal aşka daha da inandırdı. İnandırmakla kalmadı, bedenimde ağırlığını hissettirdi, hüznü sanki kendi hüznümmüş gibi içime işledi. Peş peşe göz gezdirdiğim birkaç bölümden sonra artık kırılan Kemal’in mi, kendi kalbim mi ayırt edemez olmuştum.

 

Bölüm 25-Bekleme acısı. Sevgiliyi beklerken ardı ardına yaktığımız sigaralar kültablasında, yakılan kibritler yan yana dizilmiş, dibinde bir iki parmak çay kalmış çay bardağı, gözün sık sık kontrol ettiği bir saat.

 

 

Bölüm 26-Aşk acısının anatomik yerleşimi. Başından beline kadar kesilmiş, iç organları gösteren bir kadavra maketi. Aşk acısının vücutta hissedildiği on bir bölge kadavra üstünde numaralandırılmış. İşte en can acıtanları: 

  • Aşkın en yoğun olduğu başlangıç noktası (üreme organları)

  • Acı güçlendiği vakit göğüs ve mide arasındaki boşluğa hemen yayılır. O zaman gövdenin sol kısmında kalmaz, sağa geçer.

  • Sanki içinize bir tornavida ya da kızgın bir demir sokulmuş, içeriden kanırtıyorlarmış hissine kapılırsınız. (göğüs kafesi)

  • Sanki mideden başlayarak bütün karında keskin asitli sıvılar birikir.

  • Sanki yakıcı ve yapışkan deniz yıldızları iç organlarınızı yakar....

 

Bölüm 32-Füsun sandığım gölgeler, hayaletler. Bir İstanbul haritası vitrine yerleştirilmiş. Kadın bedenine ait kağıttan kesilmiş gölgeler, haritanın üzerine iğneyle iliştirilmiş. Gölgeler, Beyoğlu semtinde yoğunlaşmış.

 

Bölüm 51-Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca. Birlikte geçirilmiş anlardan çalınmış bazı objeler. Bir tuzluğun altına şöyle yazılmış: “Füsun bu tuzluğu uzun bir süre elinde tutmuştu”.

 

En üst kata, Kemal’in Füsun’a olan aşkını Orhan Pamuk’a anlattığı çatı katındaki odaya ulaştığımda o kurgusal aşk çok gerçekti artık. Aşkına yürekten inanarak müzeden ayrıldım. Aklıma Edip Cansever’in meşhur sözü geldi: “Ve bazıları, yokken bile vardır, fazlasıyla.”

 

Masumiyet Müzesi'ne dair notlar: 

 

Kitabınızla giriş yapmak istiyorsanız: http://tr.masumiyetmuzesi.org/page/kitaplagiris 

 

Müze koleksiyonuna bağışlayacağınız eski bir eşyanızla bu aşk hikayesine ortak olmak isterseniz: http://tr.masumiyetmuzesi.org/page/koleksiyonabagis

 

İrlandalı film yönetmeni Grant Gee'nin Masumiyet Müzesi ve hikayesine ilişkin çektiği Innocence of Memories (Anıların Masumiyeti) filmini mutlaka izleyin. Öyküyü bu kez, Füsun'un 11 yıl boyunca komşusu ve yakın arkadaşı olan Ayla'nın ağzından izleyeceksiniz.  http://www.imdb.com/title/tt4653370/

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Aşkı hatırlatan en yakın ülke

November 26, 2019

1/10
Please reload

Son Paylaşımlar

February 12, 2017

Please reload

Öne Çıkanlar