Etiketle Ara

Cisminde değil isminde özgür: “Eski Amerikan rüyası Liberya”

November 2, 2017

Azat edilen kölelerin kurduğu Afrika’nın ilk cumhuriyetinden, kirli elmasların finanse ettiği iç savaşlara…  Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Afrika’nın ilk kadın başkanının yeniden diriltmeye çalıştığı eski Amerikan rüyası Liberya’nın özgürlükle imtihanını yazdım... 

 

 

 

Afrika’nın yağmurlu mevsimlerinden birinde, Monrovia’yı geride bırakıp, şehrin kuzeybatı yönüne, Sierra Leone sınırına doğru yola çıktık. Ormanlık arazide kâh asfalt, kâh toprak yolda ilerlerken kereste ticareti için kesilmiş, dipleri yanık ağaç köklerini, yağmurdan yeşile kesmiş tarlaları görüyorduk. Varmaya çalıştığımız köy, çok değil, yedi-sekiz ay önce, Ebola savaşından çıkmıştı. Liberya’nın diğer pek çok köyü gibi amansız bir mücadele yürütmüş, virüsün yayılımını kontrol altına almış ama mücadele sonunda büyük kayıplar vermişti.

Uzun yolculuğumuzun ardından ulaştığımız köyde, evlerin teneke çatılarına vuran yağmur damlalarının yankısından başka çıt çıkmıyordu. Yerel yönetim binasının önünde, bizleri karşılayan birkaç kişiyi saymazsak, ortalıkta gözüken kimseler de yoktu.

Araçtan indiğimde etraftaki kesif, garip koku genzimi yaktı. Kokunun ne olduğunu uzun uzadıya düşünmeme gerek kalmadan, girmek üzere olduğumuz binanın önündeki renkli plastik kovayı fark ediverdim. Kapaklı ve musluklu kovanın üzerinde “Ebola Gitmeli” yazıyordu. Bu kovadan akan ilaçlı suyla ellerimizi iyice yıkamamızı ve gerekmedikçe kimsenin elini sıkmamamızı öğütlediler. Musluktan akan sıvının çamaşır suyunu andıran kokusunu alınca, köyü sarmalayan “acı” demin ne olduğunu da keşfetmiş olduk. Günün devamında, bu köyde neredeyse her aileden birden fazla bireyin Ebola’ya yenilmiş olduğunu öğrenecektik. Koku, hala yas tutan köy sakinlerinin acılarını hatırlatırcasına havada asılı duruyordu.

Michael Jackson’ın severek dinlediğim Liberian Girl şarkısından ve fotoğraflarını gördüğüm palmiyelerle kaplı güzel plajlardan olsa gerek, geçmişte Liberya benim için egzotik bir ülkeydi. Her ne kadar eskiden uzun ve kanlı iç savaşlara tanıklık etmiş olduğunu bilsem de, hangi ülke savaşlardan geçmemişti ki? O nedenle ülkeye dair düşüncelerim, safiyane bir biçimde, “Liberyalı kız biliyorsun; geldin ve adeta filmlerdeki gibi dünyamı değiştirdin” diyen şarkının romantizmi kadardı.

Oysa Liberya’da geçirdiğim yaklaşık bir aylık süre, tüm bu romantik düşüncelerimi alt üst etti. Üstelik, ülkenin ismiyle müsemma “özgürlük”  kavramına olan bakışımı da tamamen değiştirerek… 

 

Eski bir Amerikan rüyası

Başkent Monrovia, 1970’lerde tüm dünyadan barış aktivistleri, sanatçılar ve düşünce adamlarını kendine çeken bir cazibe merkeziydi. Ülke, 130 yıllık köklü geçmişiyle, o dönemde bağımsızlığını yeni kazanmış olan Senegal, Fildişi Sahilleri, Gana gibi Afrika ülkelerine ilham veriyor, Monrovia ise hem Afrika’nın hem de ABD’nin entelektüellerini ağırlıyordu. Nelson Mandela, Miriam Makeba gibi siyah hakları hareketinin öncüleri, Nina Simone, James Brown gibi harekete destek veren Amerikalı sanatçılar, Broad Street’teki ünlü caz barları, İtalyan restoranlarını dolduruyorlardı. Ülkeye akın eden turistler, Liberya’nın kurucu elitiyle birlikte şehri tepeden kesen devasa Ducor Otel’in terasında, İsviçreli aşçıların enfes yemekleri eşliğinde kadeh tokuşturmaktaydı. Öyle neşeli ve “zengin” bir ortam vardı ki burada, ülkeye temelli yerleşme kararı alan Nina Simone, kendisini Liberya’ya çağıran arkadaşı Makeba’ya yazdığı mektupta şöyle demişti: “Belki orada biraz huzur bulabilirim ya da bir koca. Belki eve dönmek gibi olur.” (  https://www.guernicamag.com/nina-simone-in-liberia/ )

 

Satın alınan topraklar ve Monrovia’nın kuruluşu

Afrika’da biraz Amerikan esintisi yakalamak isteyen, kendini Liberya’ya atıyordu. Soğuk Savaş döneminde ABD burayı bir istihbarat merkezi olarak kullanmış, üsler kurmuş ve her türlü ticareti desteklemişti. Zira Liberya’nın kurucu ataları, 1800’lerin ortalarında ABD’de azat edilmiş kölelerden oluşuyordu ve 1847’de Liberya’yı kurarlarken her şeyi Amerika’dan örnek almışlardı. Özgürlük deklerasyonundan anayasaya, eğitim sisteminden senatoya, hatta kubbeli parlamento binasına kadar her şey ABD model alınarak inşa edilmişti. Liberya, Afrika’nın ilk cumhuriyetiydi ama, aslında kuruluşundan itibaren göz ardı edilen önemli sorunlar üzerine yapılanmıştı. Elbette o dönemde kimse, ülkenin kuruluşundan 100 küsur yıl sonra bu sorunların hortlayacağını öngörememişti.  

 

Azat edilmiş kölelerin yeni köleleri

 

 

Liberya’nın kurulması sürecinde ABD, azat edilmiş kölelerden de kurtulmak istediği için kurucu ataları maddi olarak destekledi ve Afrika’ya doğru yelken açmaları için gemiler tahsis etti. Bu gemiler Afrika’nın batı kıyılarına, bugünkü Sierra Leone topraklarının açıklarına geldiler. Ancak yerli halk, bu yeni gelen insanları istemedi; gemileri püskürttü. Azat edilenler Afrika’ya bu kıyılardan giriş yapamayınca bu defa rotayı biraz daha güneye, Liberya’ya kırdılar. Aslında orada da hoş karşılanmadılar ve yerli halkla aralarında çatışmalar yaşandı. Ancak o dönemde Liberya’da yaşayan yerliler birbirinden ayrı kabilelerden oluşuyordu ve Amerikan gemi ve silahlarına dayanabilecek güçleri yoktu. Çatışmalarda yenildiler ve böylece “azat edilmiş” eski kölelerin, bir nevi “yeni köleleri” durumuna düştüler.   

ABD’den gelerek ülkeye yerleşen ve kendilerine Americo-Liberian diyen bu insanlar, bazı toprakları zorla ilhak etti; bazılarını da parayla satın alarak başkent Monrovia’yı kurdular. Ülkenin adına da, ironik bir biçimde, Liberya dediler: Özgürlük Ülkesi!

 

Ülke nüfusunun yalnızca yüzde 5’ini oluşturan kurucu elitler, satın aldıkları topraklar üzerinde kurdukları çiftlikler ve fabrikalarda yerel halkı çalıştırmaya başladılar. Yine de ülkenin tamamına yayılan iyi bir eğitim sistemi ve görece iyi bir “demokrasi” kurmayı başardılar. Tam da bu nedenle 1970’lere gelindiğinde, yerel halktan da birçok kişi Liberya ya da ABD’de iyi bir eğitim alma olanağına sahip olmuştu. Bu kültürel yapı, bölgedeki yoksul Afrika ülkelerine ilham veriyordu. Tüm bunlara rağmen, ülkenin kurucularına olan öfke dinmemişti. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, ABD’nin bölgede herhangi bir çıkarının kalmamasıyla birlikte Liberya’ya olan desteğini çekmesi olayları tetikledi. 1980’lerin başında, Liberya’daki ilk iç savaş patlak verdi. Sonra ikincisi… Yerel halkı örgütleyen gerillalar, kurucu elitlerin birçoğunu, ülkenin önde gelen iş adamlarını, senatörlerini infaz ettiler. Savaş öyle kanlı oldu ki Sierra Leone gibi komşu ülkelere de sıçradı. 250 bin kişi öldü; binlerce kişi mülteci konumuna düştü. Liberya, 2003 yılına kadar, çocuk militanların, tecavüzlerin, toplu sürgünlerin yaşandığı bir kan gölüne döndü.

 

Ne zaman ki bu savaşın, Sierra Leone’deki elmas madenleriyle finanse edildiği ve dünyanın önde gelen mücevher firmalarının olan bitene göz yumduğu küresel haberlerde gündeme oturdu, ancak o zaman Birleşmiş Milletler ve ABD duruma müdahale etmek durumunda kaldı.

 

Yorgun ve tarumar şehir

Ebola salgınından yeni kurtulmuş olan köylerden Monrovia’daki otelimize doğru geri dönerken, takvimler 2015 yılının Mayıs ayını gösteriyordu. Dönüşte görmek için şoföre rica ettiğim Broad Street, artık geniş ama köhne bir caddeydi; 70’lerin caz kulüplerinin yerini ikinci el tekstil ürünleri, plastik kap kacak satan dükkanlar almıştı.

 

 

Meşhur Ducor Oteli’ni merak ettiğimi söylediğimde şoförümüz pek oralı olmadı.

“Gidemeyiz oraya” dedi. “Hem yıkık dökük, hem de içinde evsizler yaşadığı için tehlikeli.” Eliyle tepeleri doğru işaret ederek uzaktan göstermeye çalıştı ama tam olarak seçemedim. (Aşağıda Ducor Oteli'nin fotoları. Soldaki 1977, sağdaki günümüz....) 

 

 

 

 

 

Otelimizin bulunduğu, geçmişin şaşaalı Tubman Bulvarı da yıkık döküktü. Cadde kenarındaki evlerin duvarlarına kamu spotu şeklinde Ebola konusunda uyarıda bulunan, hijyen yollarını anlatan resimler çizilmişti. Ülke, savaşın sona erdiği 2003 yılından beri Birleşmiş Milletler ordularının gözetimi altında olduğundan, sağımızdan solumuzdan sürekli UN işaretli araçlar geçiyor, kaldırımlarda mavi bereli BM askerleri volta atıyordu. Otelimizin karşısındaki marketin adı bile UN Market’ti.

 

Şoförümüzün anlattığına göre 2005 yılındaki başkanlık seçimlerinde görevi devralan ve 2011’de yeniden seçilen Ellen Johnson-Sirleaf Liberya’da barışı sağlamak, kutuplaşmış halklar arasında diyalog kurmak ve ekonomiyi canlandırmak adına büyük çaba göstermişti. Gariptir, ülkenin Afrika’nın ilk cumhuriyeti olması gibi, Sirleaf de kıtanın ilk kadın başkanıydı… “Sirleaf, Nobel Barış Ödülü’nü boşuna kazanmadı” dedi şoför. “Ama yorgunuz, çok yorgun… Yeniden fabrikalar kuruldu, sahillerimize güzel oteller yapıldı, tam toparlanıyoruz derken, şimdi de Ebola belası geldi başımıza. İşlenen onca cinayetin bedelini ödüyor gibiyiz.”

 

Bunun üzerine bir yorum yapmam yakışık almazdı. Birinin özgürlüğü diğerinin esareti oluyorsa, kimseler tam bağımsız olamıyordu. Zihnimden sürekli “diyalogsuz özgürlük mü olur?” düşüncesi geçiyordu ama onun yerine şoförümüze başka bir soru sordum: “Sahilde bir yerlere ya da güzel bir plaja götürebilir misiniz bizi?”

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Aşkı hatırlatan en yakın ülke

November 26, 2019

1/10
Please reload

Son Paylaşımlar

February 12, 2017

Please reload

Öne Çıkanlar