Etiketle Ara

Aşkı hatırlatan en yakın ülke

November 26, 2019

 

 

Yurt dışında tango festivaline gitmeye karar vermeseydik belki Gürcistan’a yolumuz hiç düşmeyecekti. Komşu ülkelerin kaderidir çünkü; nasılsa yakındırlar. Arabaya atlasan yan şehre geçiyormuşçasına hemen varabilir, elini uzatsan adeta dokunabilirsin. Ulaşmak çok kolaydır. Ama insanoğlu illa zoru başarmak, zorlayana gitmek ister ne hikmetse… Aklına seyahat düştüğünde önce uzakları düşlediğin, aşık olma hayali kurduğundaysa aslında hep yakınlarında olan birine varmak yerine, ulaşılması güç olana gitmeyi tercih ettiğin gibi…  

 

Biz de Tiflis’e biraz böyle vardık. Yanı başımızdaki güzellikten bihaber, kalbimizde başka öncelikler, aklımızda daha renkli olduğuna inandığımız uzak hayallerle. Tangonun cazibesi, tanıdığımızı düşündüğümüz komşunun vadettiklerine galebe çalarak…  

 

Gerçi bu kadim ülke, daha biz oralara varmadan önce, yalnızca Gürcistan’ın değil, dünya edebiyatında Ortaçağ’ın en büyük şairlerinden olan Şota Rustaveli’nin dizelerinde romantik ruhunu belli etmişti. Bir kültürü enikonu anlamak için öncelikle şarkılarını, şiirlerini, edebiyatını öğrenmeye çalışan biri olarak yola çıkmadan evvel Rustaveli’nin Kaplan Postlu Şövalye’sini aramaya girişmiştim. Dünyada 60’dan fazla dile çevrilmiş olan bu manzum aşk destanı, Türkçeye sadece 1991 yılında, biri Türk diğeri Azeri iki akademisyen tarafından çevrilmiş, az sayıda yayınlanmış ve nedendir bilinmez tekrar baskısı da yapılmamıştı.     

 

 

Kitabı aramadığım sahaf, sormadığım kitapçı kalmayınca, bu bir türlü ele geçmezlik bende hırs yapmış, nihayet internette bulduğum tek nüshaya yüz lira vermeye ikna olmuştum. Bedeli ağır olsa da seyahate çıkmadan önce Rustaveli’nin aşk, dostluk, bağlılık, yiğitlikle bezenmiş hikâyelerini okumaya başlamıştım. Gürcü Krallığı’na en parlak dönemlerini yaşatmış olan Hükümdar Tamara devrinde, yani 12’nci yüzyılda yaşamış olan Rustaveli, devlet memuru olarak çalışıyormuş ve kraliçeye de aşıkmış. Tamara evlenince kendini Kudüs’te bir manastıra kapatarak ölümüne kadar orada kalmış. Kaplan Postlu Şövalye’yi de olgunluk yıllarında, tahminen kendini kapattığı o manastırda kaleme almış. Söylenceye göre yazar, kitabındaki Tantana karakteriyle aslında Tamara’ya olan aşkını ilan ediyormuş. Ben elbet, Kaplan Postlu Şövalyelere artık hiç rastlamadığımız 21’inci yüzyılımızın alaycı mizacıyla okudum kitabı. Ortaçağ’ın ağdalı, naif, abartılı, günümüz için oldukça demode diline hafiften tebessüm ederek…  

 

Oysa Gürcü ve Rus mimarisinin nakış gibi işlenmiş en güzel örneklerine tepeden bakan asırlık ıhlamur ağaçları, ilk Haziran’ın tatlı sıcağında etrafa mayhoş kokusunu yayan rengârenk güller, şehri tam ortasından, edalı kıvrımlarla bölen Mtkvari Nehri’ne vuran akşam kızıllığı, çok eskilerde kaldığını düşündüğümüz sevda halini günümüze taşımakta ısrar ediyordu. Yeşile hasret kaldığımız memleketimizden, hemen her mahallesi irili ufaklı bahçeler ve parklarla donatılmış Tiflis’e gelince tangoyu da, turistik ziyaretleri de unutuverdik.  Elimize içkilerimizi, yemişlerimizi alıp, ahali birbiriyle doyasıya kaynaşsın diye yan yana değil de karşılıklı yerleştirdikleri, bir de çevresini birbirinden güzel heykellerle süsledikleri banklara kurularak ulu ağaçların gölgesinde çocukluk anılarımızı yadetmeye daldık.  Şehrin göbeğine oturan Özgürlük Meydanı’na çok yakın bir sokakta tuttuğumuz ev, evimizin tatlı Azeri sahibesiyle balkonumuzda yaptığımız keyifli sohbetler, yan sokağımızdaki küçük restoranda dünyanın en lezzetli salatasını yapan aşçıyla diyaloğumuz, geldiğimiz gün vefat ettiğini öğrendiğimiz yan komşumuza ellerinde çiçeklerle taziyeye gelen ziyaretçilerle selamlaşmamız ve mahallemizdeki şarap evinde çalışan gencin gece yarısı dükkânı kapadıktan sonra arkadaşlarıyla kurduğu gitarlı şarkı çemberine bizleri de buyur etmesinin etkisiyle, bu şehirde turist olmaktansa yerli olmaya, en azından yerli gibi davranmaya meylettik.

 

 Ev sahibemizin, büyük oğlunun başına gelen talihsizlikten gözü yaşlı dert yanmasının ardından, o tatlı Azeri şivesiyle, “Gusura galmayın, sizleri çok sevdim de o içindir ki kalbimin en bozuk yerini size anlattım” demesi, kalbimizi eritmekle kalmadı, bir de kendi kalplerimizin en bozuk yerlerini hatırlamamıza vesile oldu.

 

Yine de yerli olma çabamız, Sofia Melnikova’nın Fantastik Dükkanı ya da Gürcü mutfağıyla birlikte geleneksel ezgilerinin de tadına vardığımız Old City Wall gibi restoranlarda Lobiani’den, Khinkali’ye, Badrijani Nigvzit’ten Pkhali’ye yerel lezzetleri tam bir turist açlığıyla keşfetme iştahımızı engelleyemedi. Şehrin üzerine oturduğu surların tepesine konmuş bir mahzen olan Old City Wall’da menüden Khachapuri’yi seçerken birbirimize, “Khachapuri neydi? Khachapuri sevgiydi” demekten kendimizi alamadığımız bir tat yakalamıştık.

 

 

 

 

Bizim peynirli pidemizin aslında tıpkısı olan

Khachapuri, eski Gürcü denizcilerin teknelerinden alınan ilhamla, iki ucu sivri bir kayık şeklinde yapılıyor, ortasına kırılan yumurta da sarısıyla güneşi temsil ediyordu. Bizim “peynirli pide” sıradanlığıyla yaklaştığımız yiyecek, yine Gürcü romantizmiyle tekneli güneşli bir hikâyeye bürünmüştü Tiflis’te. Bu sevgi teknesinin uzayan peynirleriyle tabağımıza konsantre olmuşken, sağ yanımızdaki yuvarlak masada sessizce içkilerini yudumlayan dörtlünün, çıplak sesleriyle aniden okumaya başladıkları ilahi benzeri şarkıyla kafamızı sofradan ancak kaldırabildik. Tüylerimizi diken diken eden bariton sesler sustuğunda, alkışlayanlara vakarla, ciddi yüzleri ve hafif baş hareketleriyle selam eden bu adamlara ezgiden çok etkilendiğimizi söyleyerek sözlerinin anlamını sorduk. Yine aynı vakarla hafifçe gülümsediler ve hiçbir detaya girmeden, “Her Gürcü şarkısı gibi bu da aşktan söz ediyor” dediler.       

 

 

 Üzüm bağlarıyla meşhur Khaheti’ye yaptığımız günübirlik geziyse, Gürcistan’da mı yoksa Toscana’da mı olduğumuzu sorgulamamıza yol açtı. O küçücük şirin köyler, bahçeler, ağaçlar, minik kiliseler, tüm pastoral güzelliyle Ermenistan ve Azerbaycan sınırına kadar önümüzde uzanıyordu. 

Tadına doyamadığımız şaraplara yalnızca bölgeye özgü peynirlerin değil, bir de ıhlamur yapraklarından yapılan turşunun eşlik ettiğini hayretle ve aynı zamanda çok da mantıklı bularak öğrenmiş olduk. O ana kadar dallarında eksik olmayan kelebeklerle şehrin süsü olan ıhlamurlar, bu kez de midelerimize bayram ettirdi. Khaheti yolculuğumuz sırasında silindir bir kuyu biçimindeki ocağın duvarlarına yapıştırılarak pişirilen geleneksel ekmekleri, bölgenin enfes cevizleri ve narlarından yapılan meyve sucuklarını tatmaktan geri durmadık.

 

Ama en güzeli, ülkenin yalnızca unutulmaz lezzetleriyle değil, hikâyeleri ve gelenekleriyle ruhumuzu doyurmasıydı. Tiflis’te ve şehrin çevresinde dolaşıp dururken tanıştığımız ahaliden, Haziran ayında düğün mevsiminin açıldığını, o yüzden bahçeler ve restoranlarda ay boyunca ciddi bir yoğunluk olduğunu, uğursuzluk getirdiğine inanıldığından Mayıs ayında kimselerin düğün yapmadığını öğrenmiştik. Mtkvari Nehri’nde yarım saatlik bir tekne turu almadan önce sohbet ettiğimiz tur operatörümüzse, Gürcü çiftlerin Mayıs ayında neden evlenmediklerini yine bu halka özgü romantizmle izah ediverdi: “Tiflis’in her yerinde rengârenk güllerimizi görmüşsünüzdür. Güller, Mayıs ayında iyice serpilir, coşar. Tüm şehir onlarla kaplanır. Eskilerin söylediğine göre en narin, en güzel gelin ‘gül’dür. Onun üzerine başka bir gelin olmasın, güzellikte onunla yarışan çıkmasın, güller kıskanmasın diye kimse Mayıs ayında evlenmez. Yoksa uğursuzluk getirir.” Konuşurken bir yandan da tüyleri diken diken olan kolunu bize doğru uzatarak “Baksanıza, anlatırken bile etkileniyorum. Gözlerim doluyor. Annemin bu hikâyeyi ilk kez anlatışı aklıma geliyor” dedi ve tekne turumuz boyunca gün batımının kızıla boyadığı şehri izlerken yine hülyalara dalmamıza sebep oldu.

 

Anladık ki Kaplan Postlu Şövalye’nin ruhu ülkenin her yerinde, hala kol geziyor. Üstelik, o ruhun unutulmaması için devlet de elinden geleni yapıyor. Geçmişte, dünya evine giren her gelinin çeyizine mutlaka Kaplan Postlu Şövalye’nin bir nüshası konurmuş. Yeni evlilerin kitapta sözü edilen erdemleri, aşkın inceliklerini öğrenmesi istenirmiş. Bu gelenek zamanla unutulmuş. Bu yüzden Gürcistan devleti günümüzde, nikâh daireleri ve kiliselerde evlenen çiftlere Kaplan Postlu Şövalye’nin bir baskısını hediye eder olmuş.

 

 

Gürcü ressam Pirosmani’nin siyahın tonlarıyla harikalar yarattığı, hipnotize edici tablolarının sergilendiği Ulusal Resim Müzesi’nden, ünlü kukla tiyatrosu Rezo Gabriadze’nin yamuk tasarımlı masalsı binasına, şehrin tepelerine konumlanan katedraller ve dev Tamara heykelinden sıcak kükürt banyolarına kadar anlatacak çok şeyimiz oldu daha… Ve dahi tanışıp da kalbimizin en bozuk yerlerini anlatabileceğimiz çok insan vardı Gürcistan’da. Ama şimdi, en çok yanı başımızda aşkı hatırlatan en yakın ülkenin varlığını biliyoruz. Sahi, sevgi neydi? Sevgi, Khachapuri’ydi. 

 

Tüm fotoğraflar: Pınar Gediközer

www.pinargedikozer.com 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Aşkı hatırlatan en yakın ülke

November 26, 2019

1/10
Please reload

Son Paylaşımlar

February 12, 2017

Please reload

Öne Çıkanlar